Mutlu Payaslıoğlu
TA2GW
e-mail : ta2gw@antrak.org.tr
Sevgili Amatör Arkadaşlarım ve Işık Dostlarım, bu yazımda sizlerle
paylaşmak istediğim konu uzun zamandan beri düşündüğüm bir konuydu.
Göndermiş olduğum e-mail’lerimin arkasına koymuş olduğum imza
dosyasının başında da bu küçük cümleyi görürsünüz. Kendisi kısa,
anlatması ve anlaması ise hem uzun hem de kısa bir konu.
“Carpe diem” Latince bir cümle; kimilerine göre anlamı “Günü yakalamak”,
kimilerine göreyse “Zamanı yakalamak”. Ben onu “Anı yakalamak” olarak
biliyorum; aslında bunun kelime anlamıyla tam olarak neyi açıkladığının
da
benim için önemi yok. Ben, “Carpe diem” in anlamını “Anı yakalamak”
olarak
algılamak istiyorum. Eğer Latince de bunu anlatan başka bir cümle varsa
onu da kabul edebilirim.
Internet üzerinde yaptığım araştırmada “Carpe diem” başlığı altında
binlerce döküman buldum ve bu kısa cümleciğin dünyada ne kadar
yaygın olarak kullanıldığını anladım. İşin ilginç yanı bu cümlecik
altında
bulduğum dökümanların da birbiri ile hiç ilgisi yoktu; sanırım herkes
sevdiği için kullanmış. Cümlenin İngilizce karşılığını Internet’de
“Seize the day” yani “Günü yakalamak” olarak geçiyor. Ben konuyu
biraz daha felsefi açıdan ele almak istiyorum. Sizlere vereceğim bilgiler
bu kısa cümleciğin altında yatan bir hayat felsefesidir.
Varlığımızın nedenin sorguladığımızda aldığımız yanıtlar bizi yeni
sorulara iter. Niçin ve neden soruları bizi sonunda hayatımızın sonlandığı
ana getirir, ölüm anına. Ölüm ile ilgili
yazdığım yazıyı bu köşeyi takip
edenler hatırlayacaklardır. O yazımda ölüm anı geldiğinde kendi varlığımız
ile hesaplaştığımızı anlatmıştım ve şunları söylemiştim:
Şimdi,
Ölüm anını düşünün, aklınız size hakikati öğretmemişse, inancınız sizi
koruyamaz.
Ölüm anını düşünün, istekleriniz görevlerinizin gereğine uymuyorsa,
sizin
için ümit kalmaz.
Ölüm anını düşünün, geride sizi unutturmayacak bir iyilik bırakmadıysanız,
ömrünüz boşa geçmiş demektir.
Biz bazı gerçekleri görmek için yaşamın bitmesini mi beklemek zorundayız?
Yaşamın bize verdiği zorluklar bizim yarattığımız hologramik görüntünün
bir parçası. İnsan varlığını bir plana göre yaratır, fakat bir plana
göre
yaşamaz. Özellikle yaşamının anlamını ve görevini bilenler için planlar
sürekli değişir. Bizi bekleyen gelecek bir kader değildir ve yazılmamıştır.
Bazı uzay/zaman noktalarındaki özel kesişmeler dışında bizler kendi
yaşamını yönlendirme yeteneğine sahip varlıklarız. Bu noktalarda
alacağımız kararlar bizi ya yükseltecek ya da yeni dersler almamıza
neden olacaktır. Dikkat edilecek olursa varlığımızın farkına vardığımızda,
ruhumuzu bir yükseliş yoluna soktuğumuzda kendi planımıza hakimiyetimiz
söz konusu olmaktadır. Bu maddi değil, manevi bir yükselişi tanımlar.
İçimizdeki gücün değerini bilerek atacağımız adımlar bizi bu yolda
ilerletecektir.
Yaşarken ölümü anlamak, ölümsüzlüğe atılmış bir adımdır. Ölüm bize
yaşamın anlamını anlatmak için var. Yaşam ise güzellikler ve dersler
ile
dolu bir süreç. Almamız gereken dersler ise yaşamın her anını
değerlendirmek, aklını kullanarak hareket etmek, arkamızda bizi
unutturmayacak iyilikler ve eserler bırakmak, sevgimizi her an
paylaşabilmek olmalıdır. Bunları yaptığımızda ömrümüzü boşa
geçirmediğimizi söyleyebilirim. Bu felsefe bize yüce bir gücün varlığını
ve yaratılışın yok oluşlar içinde gizlendiğini düşündürüyor. Deneyimlemek
veya öğretmek amacıyla tekrar yaratılışların bir plan dahilinde yapıldığına
inanıyoruz. Ruhun ölümsüzlüğü fiziksel bedenimizin ölümünde mi
gizleniyor? Eğer yaşamımızı bu felsefe üzerine kuruyorsak verilecek
cevap, evet olacaktır.
Ölüm aslında bize hayatın bir kum saati gibi akıp gittiğini gösteren
zamanı hatırlatır. Zaman ise üç boyutlu uzayımızda dördüncü boyuttur.
Fiziksel bedenlerimizle hakim olduğumuz üç boyutlu evrenimizde
zaman hakim olamadığımız birşeydir. Zaman bu nedenle üç boyutlu
evrende yaşayan ve sadece bu boyutta algılayan varlıklar için doğrusal
bir süreçtir. Karşı konulamaz, geriye döndürülemez bir süreç.
Şimdi zamana hakim olduğumuzu ve dördüncü veya daha üst bir boyuta
çıktığımızı düşünelim. Geriye veya ileriye gidebiliyorsak fiziksel
bedenimizin tutsaklığını da yaşamak zorunda kalmıyoruz. O zaman işte
yaşam ve ölüm arasında bir fark kalmıyor. Yaşamı sona erdiren ölüm
aslında yeni bir yaşama başlangıç oluyor. Ama halen üçüncü boyutta
yaşadığımızı unutmayalım. Bu boyutta çoğumuza dayanılmaz gelen
yaşamın sona ermesi, dördüncü boyut seviyesinden bakıldığında daha
farklı algılanmaktadır.
Varlığımızın yükselmesi ölümün bir korku olmaması gerektiğini hatırlatıyor.
Kendini üç boyutlu evrene mahkum edenler için ölüm acı verir ama
düşünceleri ile bunu aşanlara vermez. İşte bu nedenle hayata bakışımız
bizi ya üç boyutlu evrene mahküm edecek ya da daha üst boyutlardaki
evrenlere taşıyacaktır.
Zaman nedir ve onu aşmak bizi ölümsüz yapacak mı? Zaman bakış
açısına göre değişir. Kimine göre doğrusal ve durdurulamaz bir süreç,
kimine göreyse değil. Zamanı aşmak onu yakalamak demektir.
Onu yakaladığımızda tüm yaşamlarımız bir olur. Tüm yaşanmışlıklar
bir olur. Herşeyi bir an kadar kısa ama tüm yaşamlarımızı içine alacak
kadar bir süreye sığdırabiliriz. İşte sonsuzluk o anda gizli.
İŞTE ŞİMDİ ANI YAŞAYIN…
MUTLU VE GÜZEL ANI…
SINIRLI AMA, SINIRSIZ;
BİLDİĞİNİZ AMA, CESARET EDEMEDİĞİNİZ;
TEK OLDUĞUNUZ AMA, SÜREKLİ ÇOĞALDIĞINIZ;
SONSUZ VE UÇSUZ BUCAKSIZ ANI DUYUMSAYIN.
İŞTE ŞİMDİ BUNA HEMEN BAŞLAYIN…
YAŞARKEN ÖLENLERDEN OLMAYIN.
“Carpe diem” Anı yakalayın. Bazıları için hayat sadece yaşadığı sürece,
bazıları içinse bir anında vardır. Ama bu an aslında tahmin edilenden
de
uzundur. “Ben, yaşamın karşısında ölü olmaktansa, ölümün karşısında
yaşamayı tercih ederim” diyor Giordano Bruno. Yani ölümün bir son
olmadığını biliyor ve ondan korkmuyor. Engizisyon mahkemesi tarafından
işkence edilerek ve yakılarak öldürülen büyük filozof bu nedenle yapılan
her türlü haksızlığı ve zülmü büyük bir vakarla karşılamış. Ölüm kararını
okuyan hakimlere “Sizler bu hükmü okurken, beni onu dinlerken
titrediğimden çok daha fazla titriyosunuz” demiş. Evet ölüm kimileri
için korku dolu bir son, hatta kararını vermek bile çok zor. Yaşamı,
yaşadığı hayatın ötesine taşıyanlar içinse o zaten olması gereken.
Yaşamın sonsuzluğuna varabilmek işte bunu anlamak ile mümkün.
Evreni yaratan Sevgi Yasası bizim var oluş nedenimiz ise sonsuza
ulaşmak için bu yasayı uygulamak gerekir. Varlıklar arasındaki sevgi,
onların etten yapılmış giysilerinin ve bunların süresinin ötesine geçer.
Sevgi yaratılışın başında vardı ve uzay/zamandan bağımsız hep olacak.
Bazen küçük bir çocuğun gülümsemesinde, bazen yardım isteyen
birisine elinizi uzattığınızda onun gözlerinin derinliklerinde, bazen
sevdiğiniz bir insana dokunduğunuzda içinizde, ama hep olacak…
İşte o anı yakalayanlar için artık zamanın bir önemi yoktur, düşünce
ve sevgisi onu sonsuza taşımaktadır.
“Carpe diem”
O anı yakalayanlar için…
Mutlu Payaslıoğlu
|