Ana Sayfa
Antrak Gazetesi
Eski Sayılar
Antrak Ana Sayfası
Yorumlariniz ve Sorularınız için mail adresimiz.


İnternette İlk 
Türk Amatör Telsiz Gazetesi
ELEKTROMANYETİK
KİRLİLİK - 2
 
TA2R Göktay Aplman
TA2R Göktay Alpman
 E-Mail: ta2r@antrak.org.tr
 
Yüksek gerilim hatları yakınındaki evlerde  yaşayan çocuklarda 
çocukluk çağı kanserlerindeki artışın epidemiyolojik olarak 
gösterilmesi ile tüm bu konudaki araştırmalar US National Academy 
of Sciences (Amerikan Bilimler Akademisi) tarafından tekrar 
incelenmiş ve 1996 yılında yüksek gerilim hatları yakınında yaşayan 
çocuklarda lösemi görülme riskinin diğerlerine göre 1.5 katı 
fazla olduğu Amerikan Bilimler Akademisi tarafından kabul edilmiştir. 

Yapılan epidemiyolojik çalışmalar yüksek gerilim hatları ve elektrikli 
aletlerin (0-300 Hz) kanser riskini artırdığını göstermektedir. 
0-300 Hz frekanslı alanlardan iletkenlik özellikleri nedeniyle 
en çok etkilenen dokular beyin sıvısı ve kan, ikincil derecede 
etkilenen dokular ise göz, göz sıvısı, troid, kas, gastrointestinal 
sistem, prostat ve testis dokularıdır.

Yapılan epidemiyolojik ve deneysel çalışmalardan bazılarının 
sonuçları aşağıda verilmiştir.
 

EPİDEMİYOLOJİK ÇALIŞMALAR:

  • Günlük yaşamda maruz kalınan alanların beyin tümörlerini, 

  • özellikle erkeklerde lösemi ve akut myeloid lösemiyi artırdığı 
    gözlenmiştir. 2mG (iki miliGaus) gibi çok küçük magnetik 
    alanlar lösemi, lenfoma ve yumuşak doku sarkomlarını daha 
    fazla olmak üzere tüm kanser türlerini 1.4 katı artırmaktadır.
     
  • İngiltere, İsveç ve ABD; EM alanların akut myeloid lösemi 

  • riskini artırdığını rapor etmişlerdir.
     
  • 1979’da ABD’de çocukluk kanserleri ve yüksek gerilim hatları 

  • ilişkisi 18 yaşında 344 çocukta araştırılmış ve hatta yakınlık 
    arttıkça çocuklarda löseminin önemli ölçüde artış gösterdiği 
    bildirilmiştir. Evleri hat yakınında bulunan yetişkinler için de 
    löseminin 2 kat arttığı gözlenmiştir.
     
  • 1982 yılında İsveç’te 200KV’luk Yüksek Gerilim Hattı (YGH)’nın 

  • 150 m yakınındaki evlerde çocukluk kanserleri insidansının 
    2 katı arttığı rapor edilmiştir. (YGH’nın yerde oluşturduğu 
    magnetik alan 0.1 G – 0.5 G). 1986’da ise 3mG’u aşan 
    şiddetlerde magnetik alana maruz kalanlarda kanser riski 
    2.7 iken, ayni adreste doğan ve hala yaşayan kişiler için 
    riskin 5.6’ya yükseldiği bildirilmiştir.
     
  • Elektrik hatlarında çalışanların beyin kanserine yakalanma 

  • oranı 7 kat fazla bulunmuştur.
Modern toplumlarda yaşayan hemen herkes sürekli olarak doğal
olaylardan kaynaklananların çok üstünde elektromanyetik alan ve
dalgaların içinde bulunmaktadır. Bunların, yüksek şiddet veya güç
düzeylerinde insan sağlığına zararlı olduklarına kuşku yoktur. 
Ancak, insanların günlük hayatta karşılaştıkları daha düşük 
düzeydeki alan ve dalgaların dahi uzun vadede insan sağlığı 
üzerinde olumsuz etkileri olup olmadığı tartışma konusu olmaya 
devam etmektedir. Dünya genelinde, elektrik üretim ve dağıtım 
şirketleri ve elektrikli aygıtların üreticileri, çoğunlukla insan sağlığı 
açısından bir tehdit olmadığını veya çok az olduğunu söylemektedirler. 
Öte yandan, bu konuda araştırma kaynakları talep eden bilim 
insanları ve korunma amaçlı ürün veya hizmet satanlar, çoğunlukla 
olası veya gerçekleşen zararların inkar edilemeyeceğini ve ciddi 
boyutlarda olduğunu iddia etmektedirler.

Bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalar elektromanyetik alan 
ve dalgaların çok küçük şiddet ve güçlerde dahi çeşitli biyolojik 
etkileri olduğunu göstermiştir.

Doğal çevrede bulunan alanlar, bu alanlardan bile çok daha düşük 
seviyelerde olduğu için, canlıların bu alanların olası etkilerine karşı 
evrimsel olarak edinilmiş özel bir korunma mekanizmaları olması 
da beklenemez. Bu durumda, bu çeşitli biyolojik etkilerin birinin 
değilse diğerinin  insanlara zararlı olma olasılığı yok sayılamaz. 
Birçok epidemiyolojik ve diğer bilimsel çalışma da bunu 
desteklemektedir. Öte yandan, bugüne kadar bu alanlarla, 
sebep oldukları iddia edilen çok sayıdaki kronik hastalık veya 
sağlık sorunu (kanser, düşük veya sakat doğum, bağışıklık sistemi 
zayıflaması  vb.) arasında bütün araştırmacıların üzerinde anlaştığı 
çok açık neden-sonuç ilişkileri gösterilememiştir. 

Bu bilimsel belirsizlik karşısında kişisel korunma ve toplum sağlığı 
açısından nasıl bir yol izlemeliyiz? En akılcı çözüm, temkinli 
davranıp öncelikle maliyeti çok yüksek olmayan bütün önlemleri 
almak, ancak maliyeti çok yüksek önlemleri almadan önce, 
toplumun karşı karşıya bulunduğu kanıtlanmış (ve bazıları daha 
büyük) riskleri de göz önünde bulundurmaktır. Alınabilecek 
önlemlerin maliyeti çok büyük olduğunda eldeki sınırlı kaynakların bu 
diğer kanıtlanmış risklerin azaltılması için kullanılması daha yararlı 
olabilir

Bugün çoğu insanın karşı karşıya kaldığı elektromanyetik alanların 
zararları sigara içmek, nükleer radyasyon, yoğun hava kirliliği, 
kronik yetersiz beslenme ve benzerlerinden olasılıkla daha az 
zararlıdır. Ancak maruz kaldığımız alanların  günden güne artıyor 
olması ve etkilerinin ancak uzun vadede ortaya çıkabilecek olması 
bu durumu değiştirebilir.

Toplum açısından baktığımızda önemli bir başka konu belli bir 
teknolojiden fayda görenlerle, o teknolojinin risklerini paylaşanların 
aynı kişiler olmamasıdır. Uygun düzenlemeler, vergilendirme, 
ve/veya serbest piyasa mekanizmalarıyla fayda/külfet  dağılımının 
adil olması sağlanmalıdır. Örneğin, cep telefonu üreticileri, cep 
telefonu yer antenlerinin insanları daha az etki altında bırakacak 
şekilde yapılmasının çok pahalı olacağını ve dolayısıyla bir önceki 
paragraftaki mantık uyarınca akılcı olmayacağını söyleyebilirler. 
Ancak burada tasarruf edilen para bir bütün olarak halkın parası 
değil, cep telefonu kullanıcılarının parasıdır. Korunması söz konusu 
olan sağlık ise antenlerin etkisi altında kalan tüm insanların sağlığıdır. 
Bu nedenle fayda/külfet hesaplarını yaparken faydayı ve külfeti 
görenlerin kimler olduğu akılda tutulmalıdır.

Elektromanyetik alanların  belli sağlık sorunlarına yol açtığı henüz 
kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmamışsa da, bu konudaki 
araştırmalar sürerken, insanları bilgilendirmek, ucuz önlemleri almak, 
ve fayda/külfet dağılımının adil olması için mümkün olan ne varsa 
yapılmalıdır. Bu bağlamda daha genel bir tartışma konusu şudur: 
Gerekli önlemlerin alınması için bir ürünün zararlı olduğunun 
ispatlanması yükü kamuya mı düşmektedir, yoksa yaygın olarak 
kullanılmaya başlanması için zararsız olduğunu göstermek  yükü 
onu üretenlere mi düşmektedir? İlkinde araştırma için gereken para 
bu ürünü kullansın kullanmasın herkesin cebinden çıkmaktadır, 
ikicisinde ise ürünün fiyatına yansıyarak o ürünü kullananların. 
Burada akılda tutulması gereken önemli bir nokta da bir teknolojinin 
hiçbir olası zararı olmadığını kanıtlamanın bilimsel olarak çok zor, 
hatta neredeyse olanaksız olduğudur.

Burada klasik devlet denetimi mekanizmalarına alternatif teşkil 
eden serbest piyasa sertifikasyon yaklaşımından da kısaca söz 
edeceğiz. Bir ürünün zararlarının tespiti  ve tüketiciyi koruyacak 
önlemlerin devlet yoluyla alınması çok uzun zaman almaktadır. 
Bu nedenle İsveç’de bir meslek örgütü olan TCO, bilgisayar 
kullanan çalışanları korumak için bir sertifikasyon programı 
başlatmıştır. Bu program, bigisayarların maliyetini çok artırmadan 
manyetik ve elektrik alanlarını mümkün olduğu kadar düşürmek, 
ve başka ergonomik özelliklerini iyileştirmek için geliştirilen bir 
standarda dayanmaktadır.

İsteyen şirketler gönüllü olarak bu sertifikasyon için başvurabiliyorlar. 
Tüketiciler bu yönde tercih belirttiği için bugün çoğu iyi marka 
TCO sertifikası almaktadır. Burada önemli olan, bilgisayarların 
elektrik ve manyetik alanlarının  düşürülmesi için, elektromanyetik 
alanların sağlığa zararları ile ilgili kesin bir sonuca varılmasının 
beklenmemiş olmasıdır. Tüketiciler, var olan sağlığa zararlı olma 
olasılığını önlem almak için yeterli bir neden olarak gördüklerini 
göstererek  TCO sertifikalı ürünleri tercih etmiş ve bu sayede 
bigisayarlar bugün önemli bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Klasik 
devlet denetim mekanizmaları beklenseydi, olasılıkla daha uzun 
süre risk alınmış olacaktı. 

Batı ülkelerinde resmi veya kurumsal olarak kabul edilen, daha 
yüksek değerlere insanların maruz kalmaması gereken eşik 
değerlerinin  çoğu, yalnızca dokuların ısınmasına dayalı 
mekanizmalar göz önüne alınarak belirlenmiştir. Ancak bugün, 
ısınmaya dayalı olmayan ve çok daha düşük değerlerde 
gerçekleşebilen çok sayıda biyolojik mekanizma gündeme 
gelmiştir. Bu nedenle, bu yazıda sözü edilen eşik değerler, 
resmi eşik değerlerden daha düşüktür. Eski doğu bloku ülkelerinde, 
genel olarak batı ülkelerine göre çok daha düşük eşik değerlerin 
kabul edilmiş olması da ilginç bir gözlemdir.

Bu yazıda, yaygın olarak karşılaşılan üç elektromanyetik alan veya 
dalga kaynağı üzerinde durulacaktır: 50 Hertz (Hz) alternatif akım 
elektrik ağı, bilgisayar ekranları, radyo ve televizyon, cep telefonu, 
radar ve benzeri radyo ve mikrodalga  frekanslarında yayın yapan 
vericiler.

Elektrik ve manyetik alanlarının  ve elektromanyetik dalgaların 
hangi niteliklerinin (frekans, şiddet, güç,vb.) belirleyici  olabileceği, 
sağlık etkilerinin hangi doz parametresi ile orantılı olduğu, ve 
bunların eşik değerlerinin  ne olması gerektiği  tartışma konusudur. 
Ancak genel olarak, ne kadar uzun süre maruz kalınırsa zararın da 
o kadar büyük olabileceği düşünülebilir. Kısa süreli olarak  bu alan 
ve güçlere maruz kalmak modern dünyada neredeyse olanaksızdır 
(yanınızdaki birisi cep telefonu  kullanırken, yüksek gerilim hatlarının 
altından geçerken, vb.) Bu nedenle, daha uzun süreli olarak bu alan 
ve dalgaların etkisi altında kalmaktan kaçınmayı hedef almak, daha 
anlamlı gözükmektedir.

Bu alan ve dalgaların şiddeti veya gücü kaynağından uzaklaştıkça 
hızla azalır. Korunmada zamandan sonra ikinci etkin öğe uzaklıktır. 
Bazı tür alan ve dalgaların değişik şekillerde engellenmesi veya 
yansıtılması mümkün olmakla beraber bu yaklaşım genelde pratik 
değildir.