Ana Sayfa
Antrak Gazetesi
Eski Sayılar
Antrak Ana Sayfası
Yorumlariniz ve Sorularınız için mail adresimiz.


İnternette İlk 
Türk Amatör Telsiz Gazetesi

Bir Erken Baskının Öyküsü

 
Göktürk Üçoluk (TA2CJR)
TA2CJR Göktürk Üçoluk
E-Mail: ucoluk@ceng.metu.edu.tr
Url: http://www.ceng.metu.edu.tr/~ucoluk

Herkes Osmanlıya matbaanın İbrahim Müteferrika ile geldiğini, epey de geç 
kaldığını (200 yıl kadar) iddia eder. Bu doğru değildir. İlk baskı aracı 
IV.Murat'ın (hayır hiç de sandığınız gibi değil, ayıkken) verdiği bir kararla, 
özel bir ticari elçi yollamak suretiyle ısmarlandı. 1639 yılında IV.Murat'ın 
emriyle Amsterdam'a varan Bünyamin Efendi (aslında Frenk asıllı bir 
dönme olup, asıl adı Benjamin'dir ve müslümanlığı kabul ettikten sonra 
bu adı almıştır) tamtamına 1000 altın sayarak, çağın en iyi matbaa 
makinasını satın aldı, bir gemiye yükledi ve birlikte yola çıktı. 
Osmanlı topraklarına vardığında sorunlar almış yürümüştü. Acemler ve 
Girit sorunu büyüyordu. Bir yıl sonra IV.Murat öldü ve yerine 
İbrahim padişah oldu. İbrahim için sabit fikir haline gelen ve 
kalyonlarımızın Ege'de sağsalim dolanmaları için stratejik öneme haiz 
`Girit'in alınması' için girişimler bu günlerde başladı. Ancak bildiğiniz üzere 
İbrahim'in ömrü (biraz zorlama ile) vefa etmeyecek, yerine geçen 
IV. Muhammed padişah oluşundan tam 21 yıl sonra Girit'in fethini görecektir. 
Ancak anlatımızın Girit ile bir alakası yok. Biz matbaa makinasına bakalım. 
Bir Willem Janson Blaev imali olan (ancak bu zat 1638 yılında hakkın 
rahmetine kavuştuğundan 1000 altının hayrını iş ortağı eski çırağı Vladev'in 
gördüğü) bu baskı makinası beklentilerinizin aksine demir değil ahşaptı. 
Daha çok bir işkence aletine benziyordu. Bundan dolayı ne gemiye 
yüklenirken, ne indirilirken, ne de ambarda hiç dikkat çekmemişti. 
IV.Murat'in takipçisi Sultan İbrahim o günlerde artan iç huzursuzluklar için 
bir neden bulmaya çalışıyor ve bunları nasıl önleyeceğine dair 
(biraz da çılgınca) varsayımlarda bulunuyordu. Matbaa makinası hakkında 
kendisinden (en uygun anında) buyruk istendiğinde eritilmesini! emir 
buyurdu. Kimse kalkıp `makinanın ahşap olduğunu' tabii ki söylemedi. 
Ne farkedecekti ki, ha eritme ha yakma aynı sonuç. Dolayısı ile makina 
sarayın demircibaşısına teslim edildi, ve yakılması emredildi. Demircibaşı 
pek ilkel bulduğu, ahşap oluşu dolayısıyle acaip aşağıladığı bu aleti yakmadı,
daha doğrusu yakamadı. Ticaret erbabı bir yahudi, nereden duymuşsa 
duymuş makinadan haberdar olmuş, 3 altına almak istemişti. 3 altın 
demircinin aylık kazancına yaklaşık eşit olduğundan demirci biraz 
düşünerek de olsa kabul etti. Yahudi (genetik özelliklerinden ötürü olsa 
gerek) hiç zorlanmadan makinayı 50 altına bir Cenevizli tüccara sattı. 
Ve Ceneviz ticaret gemisi yola çıktı. O sıralar ticari bağlar dolayısı ile 
Cenevizli ile Osmanlının arası iyi idi (Osmanlının malları taşındığı sürece). 
Böylece gemi bir hasara uğramadan İspanya'ya vasıl oldu. 
Burada indirilmesi gerekilen baskı makinası, ambarda unutuldu. 
Bunun belki de nedeni gemi ahşabı ile oluşturduğu görüntüsel uyum idi. 
Nedeni her ne idiyse, sonuçta makina gemide kaldı ve yeni kıtaya 
(o zamanlar gerçekten de yeni keşfedilmiş) Amerika'ya doğru yola çıktı. 
Uzun, eziyetli ve hastalıklarla dolu bir yolculuktan sonra, tayfalarının 
2/3'ü vebadan kırılmış gemi önce Buones Aries'e vardı. Evet, beyler 
bu kent o günlerde de vardı, ve kolonizmin en acımasız kurallarının 
işlediği bir ticaret (daha doğrusu sömürgenin sevkiyat) limanı idi. 
Buradan mal yükleyen gemi bu kez, İspanyanın diğer bir sömürgesi 
olan Şili'ye doğru yola çıktı. Magellan boğazından geçti, ve `
Archipielago de la Reina Adelaide' ye girdi. 
Adından da anlaşılacağı  üzere bir sürü takım adadan oluşan bu bölgeden 
geçerken bir ambar denetiminde ikinci süvari tarafından fark edildi, bizim 
baskı makinası. Ve kaptanın emri ile lüzumsuz yükten kurtulmak amacı ile 
takım adaların arasında orta halli bir ada olan `I Manuel Rodriguez' adasının 
koyunda erzak yükleme sırasında `Fortunata' gemisinin güvertesinden üç 
tayfanın oflama puflama ve ıkınmaları ile denize atıldı. Evet, denize atıldı 
ama bilin bakalım ne oldu? Ahşap olan matbaa makinası bata çıka suların 
üzerinde kaldı ve (tüm gemi enkazlarının ahşap parçalarına da olduğu gibi) 
sonunda sahile vurdu, yanında bir sandık dolusu  hurufat ile birlikte. Yıl 1641.
Bu ada ilginç bir ada idi. Kimsenin dikkatini fazla çekmiyordu ve adanın 
İspanyol bir valisi vardı. Vali demeye insanın dili pek varmıyor, bizim 
deyimimizle bir tür `yalova kaymakamı'. Kraliçeye olan bilmemkaçıncı 
göbekten akrabalığı dolayısıyle kimsenin harcayamadığı ama elden 
geldiğince zararsız bölgelerde tutulmaya çalışılan biraz anlama özürlü bir 
`vali'. Aslında `Juan Goytisolo' için `anlama özürlü' demek belki biraz 
haksızlıktı. 
Doğrusu onun çağının adamı olmadığı idi. O biraz filozof, biraz politikacı, 
pek az asker, çokça da şairdi. Aslında günümüz kavramlarında 
bir `liberal' idi. Yani `Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' ci. 

Bu kişiliğin yönetimindeki, yaklaşık 1000 km2 lik İspanyol ada kolonisi bazı 
hoş olayların da etkisi ile tarihi biraz önceden yaşamaya başladı. Örneğin 
özgürlük hareketleri Şili'de 1655, 1723 ve 1766 yıllarındaki savaşlardan 
sonra ancak 19yy'ın başında sonuç verirken, bizim küçük adamızda çok
daha önce sözü edilir oldu. Ancak, ada yönetiminin yumuşak tutumundan, 
gözlerden biraz ırak olunduğu ve tehlikesinin pek farkında olunmayan 
girişimlerden oluştuğu için bu eylemler, akılcı bir zeminde, anlatacağım 
üzere kan man dökülmeden gelişti. 

Herşey Jose Martinez'in, yani eski papaz yeni berberin, dükkanında 
herzamanki gibi birşeylere kızıp, sinirini yenemeyip sakinleşmek amacı ile 
sahile, o küçük koya indiği gün başladı. Sinirli ve eleştirisel bir tabiatı vardı 
Jose Martinez'in. Zaten bundan dolayı da (kibarca) papazlıktan el 
çektirilmişti. Aslında sorun `tanrının nimetlerini kullarına eşit dağıttığı' gibi 
bir inancının olmasından kaynaklanıyordu. Jose Martinez'in yorumuna 
göre tanrı nimetleri ortaya bırakmış, ancak bencil insanoğlu şeytanın da 
aldatısına uyarak hep ihtiyacından fazlasına el uzatmıştı. Bu bir dengesizlik 
yaratmış, fakir daha fakir zengin daha zengin olmuştu. Jose Martinez'e 
göre bir insan ne kadar zenginse o kadar tanrıdan uzaklaşmıştı. Ancak 
kendisini püritanlardan ayıran temel özellik Martinez'in bunun tersine de 
karşı çıkması idi. Yani hakkı alınan fakir kişiler sessiz kalmak ile tanrının 
kendilerine sunduğu nimeti beğenmemekte, uğruna savaşılmaya değer 
bulmamakta, tanrıya hakaret etmekte idiler. Gerçek hıristiyan, fazla malı 
varsa ortaya vermeli, az malı varsa ortadan ihtiyacı kadar almalı idi. 
Bu belki `naive' bulduğunuz yorum çok sonraları 1950 li yıllarda musevi 
komünistler arasında yaygınlık kazanmış ve böylece `kibutz' lar oluşmuştu. 

Jose Martinez anlıyacağınız üzere kendisine bahşedilmiş herşeyi kullanmayı 
tanrıya ibadet sayıyordu. Dolayısı ile çok canlı, konuşkan, heyecanlı ve 
hepsinden öte çok girişken bir kişi idi. 1641 yılının o yaz günü ufak 
çırpıntılarla koyun içinde gidip gelen denizin kıyısında (her zaman yaptığı 
gibi) hızlı hızlı ezinirken  o garip ahşap masaya benzer şeyi gördü. 
Yakınına gidip inceledi ve ne olduğunu anlayamadı. Tepeden tırnağa 
bir ürperdi: `engizisyon' diye düşündü. Sandığı algıladığı zaman ise 
nekadar vakit geçtiğini farketti. Güneş batıyordu. Sandığa yaklaştı, 
kilit yoktu, yerine bir demir nal geçirilmişti, nalı çıkardı, sandığı açtı. 
İçinde birsürü ahşap süslü şekil ve harf çıktı. Aslında ters olduklarını 
anlaması biraz sürdü. Bunda `V', `E' gibi harflerin aldatıcı etkisi 
vardı. Bunlar düzgündü. Ama bazı harfler, bir türlü düzgün durmuyordu: 
örneğin `F' harfi.  Jose Martinez, ne kadar elinde evirip çevirdiyse de bu 
aşikar  `F' harfi olan şeyi bildiği düzgün şekle getiremedi. Ancak avucunda 
sıkarken yaptığı şekli görünce herşeyi yıldırım hızı ile anladı, çözdü. 
Bu yeni çıkmış olan, `Gutenberg' denilen o adamın meşhur (yirmi-bilmem 
kaç) satırlık `İncil'i basmak için kullandığı araçtı. (Aslında yanılıyordu, ama 
bunun önemi yoktu. Zira Gutenberg'in makinasi çok daha ilkeldi) Kasabaya, 
dükkanının olduğu yere koştu. İnsanların çoğu Jose Martinez'i severdi. 
Neden sevmesinlerdi ki, çoğu fakirdi ve bu eski papaz yeni berber onlara 
hoş gelen, tam anlamadıkları ve içlerinde biryerleri ısıtan şeyler söylüyordu. 
Onlar anlamadıklarını sanıyorlardı, ama aslında bal gibi de anlamaktaydılar, 
sorun söylenenlerin alışık oldukları gündelik düzene pek bir aykırı oluşunda 
idi. Yardım istedi. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 5-6 kişi kıyıya 
vardıklarında bir an durdular. Hiç tanımadıkları garip birşey kumsalda 
yatıyordu. 
Jose Martinez `hadi' diye bağırdı, koştu. Bir çırpıda, sanki birileri kapıp 
kaçacakmış gibi, bulduklarını berber dükkanına taşıdılar. 

Bunu izleyen günlerde Jose Martinez aleti anlamaya çalıştı. Kurdu, yağladı.
Bazı baskı denemeleri yapmaya başladı. Ancak iki temel sorunu vardı. 
Mürekkep ve kağıt.  Mürekkep göreceli olarak daha kolay bulunuyordu. 
Ancak kağıt yalvar yakar bulunan bir iki sayfadan öteye geçemedi. Bir yolla 
kağıt imal etmesi gerekiyordu. Öykümüz, bir kağıt imali öyküsü de değil, 
ne yazık ki. Özetle aradan bir yıl geçti. Bu bir yıl boyunca Jose Martinez 
gevezelik boyutuna vardırdığı konuşmalarla herkese kağıt hakkında bilgi 
sordu. Sonunda yanıt bir gemiciden geldi. Uzakdoğuya yapılan bir seferin 
dünüşünde kağıt da taşımışlardı. Yüklemeyi yaptıkları kağıt imalathanesinde 
genç kızların büyük eleklere peltemsi birşey koyduklarını, dikkatlice bir ileri 
bir geri salladıklarını, sonunda ince eleğin üzerinde yumuşakça bir katmanın 
kaldığını, bunun biraz bekletildikten sonra elekten alındığını, oluşan şeyin 
ıslak kağıt olduğunu, asılmak sureti ile kurutulduğunu anlattı. Ne kadar 
sıkıştırdıysa da denizci peltenin ne olduğunu söyleyemedi. Ancak eski 
papaz yeni berber  bir yıl boyunca akıllıca her yolu denedi ve azbuçuk işe 
yarar bir pelte imal etti. Çok ince çektiği kuru odunu bir hafta boyunca 
adanın içlerindeki gölün kıyısında bulduğu ve ıslanınca kayganlaşıp eli 
tahriş eden o ağartıcı beyaz madde ile kaynatıyor, daha sonra içine bir 
miktar sirke ve nişasta katıyor, kaynatmaya devam ediyordu. Bazen 
bulduğu sığır kemiklerini de kazana atıyor, kokusuna zorlukla tahammül 
edip kaynatma işlemini haftalar boyu sürdürüyordu. Sonunda başardı. 
Elde ettiği pelte gerçekten de tarif edildiği gibi eleğin üzerinde ince bir 
katman olarak kalıyordu. Eleği sallamak ise  ayrı bir hünerdi. Çok rahatlıkla 
dağlı tepeli garip şekillerden oluşan bir `sanat şaheseri' kalabiliyordu eleğin 
üzerinde. Sağlam çıkanlar kurutuluyor ve özenle istifleniyordu. Bozuklar 
yeniden kazana dönüyordu. İmal ettiği kağıt biraz kabaydı ama ondan öte 
ilginç  bir özelliği vardı: kokuyordu. Bu biraz  muhallebi biraz sığır derisi 
arası bir koku idi. Ama o çağda bu kadarı kesinlikle başarı sayılırdı. 

Jose Martinez tabii ki bütün bu emeği boşuna harcamıyordu. 
Bir amacı vardı. Gayet iyi biliyordu ki, yalnızca berber koltuğuna 
oturttuğu kisilerlerle gevezelik etmek sureti ile fikirlerini yayamaz, 
insanları  ikna edemez. Bundaki en önemli etmen insanların berbere 
tıraş olmak ve bir anlamda zaman geçirecek boş konuşmalar yapmak 
veya başka şeyler düşünüp söylenenleri algılamadan kafa sallamak 
için geliyor olmaları idi. Oysa kiliseye geldiklerinde hiç de öyle 
olmazdı. Jose Martinez konuşmalarının sonunda insanların aklında 
soru işaretleri uyandırdığını kiliseden ayrılırkenki düşünceli yüzlerden 
anlıyordu. Ayrıca etkinliğinin kanıtı da ortadaydı: işte onu papazlıktan 
ayrılmak zorunda bırakmışlardı. Etkinliği olmasa bunu neden yapsınlardı ki? 

Bir yandan kağıt imal ederken bir yandan basacaklarını tasarlıyordu. 
İnsanlara gündelik yaşamları hakkında, olan bitenler hakkında bilgi vermek 
gerek, ayrıca bir yandan da kutsal kitabın sözlerinin derin anlamını 
açıklamak gerek, diye düşünüyordu. Gündelik şeylerden söz edilecekse 
bu kitap gibi birşey olamazdı, ayrıca buna kağıt da yetmezdi. 
Basit tek yapraklık birşey olmalıydı. Jose Martinez yapmak istediği 
şeye ne diyeceğini adlandıramıyordu. 

Hiç bunun örneğini görmemişti ki.  Yazılı şeyleri düşündü, gözünün önüne 
getirdi. Hepsinin bir başlığı vardı, hatta kitapların `adı' vardı. Bu tek yapraklık 
baskısına bir ad buldu, düşüne taşına.
 

LOS HECHOS 
DEBOJO DE LA CUPULA

yani `Kubbenin Altındaki Gerçekler'. 

Baskı makinasını bulduğunun üzerinden 14 ay geçmişti. Ve herşey hazırdı. 
İlk sayısını büyük bir özenle baskıya hazırladı. Şimdiki kavramı ile `manşet' 
diyeceğimiz yerde  İncilin Yaratılış bölümü bab 1 den alınma Latince 
şu cümle yer alıyordu.

``Et creavit Deus hominem ad imaginem suam ad imaginem 
Dei creavit illum masculum et feminam creavit eos''

Yani
``Ve Tanrı insanı kendi görüntüsünde yarattı, kendi görüntüsünde 
Tanrı kendisini; erkek ve dişiyi yarattı''

Bu cümle belki de onu  tüm İncilde en fazla etkileyendi. Tanrısal olmak, onun 
gücünü paylaşmak. Bu başlığın altında kendi görüşleri doğrultusunda bunun 
yorumu vardı. Yorumu kaleme alırken hiç zorlanmamıştı. Gittikçe artan bir 
coşku ile tüy kalemi kağıdın üzerinde sözcükleri şekillendirmiş, sonra bir 
defa bile gözden geçirmeye gerek duymaksızın, güvenle yazıyı dizmişti. 
Yazı özetle, bu cümleden hareket edip, Tanrıyı anlamanın kendimizi 
anlamaktan geçeceğini irdeliyordu. Bu arada dikkatlice `şeytan' bağlantısını 
da yapmış böylece okuyanların her türlü aptallığı ve kötülüğü tanrının özelliği 
gibi algılamasına da kendince engel olmuştu.  Ancak vurguladığı bir nokta 
onu epey düşündürdü. Jose Martinez ``İnsanın doğuştan iyi ve günahsız 
olduğuna'' inanıyordu. Bu Vatikan öğretisine tersti. `Umarım başım bundan 
belaya girmez' diye düşündü  ve baskıya geçti. Tam 256 adet bastı. Bunları 
teker teker kuruttu. Çırağı ile tek tek ada merkezindeki bütün evlere dağıttı, 
bedava olduğunu vurgulatmayı da unutmadı. 

Gelişen günlerde yazılarını daha da geliştirdi. Artık İncil alıntıları ve 
açıklamaları yanında ahlaki öykülere de yer veriyor, tarihsel olaylardan 
söz ediyordu. Arkadaşı Garcia Guerra'nin kitabı ``Sucesos de Fray'' dan 
alıntı öyküler ve en önemlisi kıta Avrupasında din çevrelerinde ciddi 
tartışmalara neden olan Gaspar de Villarroel'in 
``Historia sagradas y eclesiasticas Morales'' 
komik anlatımlı kurgu-tarihsel öykülerini özenle kendi yorumunu da altına 
ekleyerek basıyordu. Birşeyin çok çabuk farkına vardı Jose Martinez, ilgiyi 
sürekli sıcak tutmak için öyküleri bölerek yayınlamak gerekliydi. 
Kahramanın (çoğunlukla ahlaki olan) karar vermelerinden önce öyküyü 
kesiyor, bir sonraki sayıda bununla devam ediyordu. Böylece akşamları 
yapacak şeyi pek olmadığından canı sıkılan ada ahalisine de sohbet konusu 
doğuyordu. Meyhanelerde sıkı tartışmalar olmaya başlamıştı, akşam üzerleri. 
Tarihi kahraman sevdiği kadın uğruna karısını terk etmeli miydi? Ayrıca 
savaş da çıkmıştı, kahraman sevdiği kadınla zaten birlikte olabilecek miydi? 
Evlilik yaşam boyu verilmiş bir sözdü! Hayır--kahraman eski Yunanda 
yaşıyordu, onlar hıristiyan değildi ve bu onlar için geçerli olmayabilirdi... 
İnsanlar ilk kez yazının soğuk yönetim duyuruları dışında da kullanılabildiğinin 
farkına vardılar. Yazı ile öyküler anlatılıyordu, yeni öyküler, kendilerini 
kahramanlarının yerine koymak için can attıkları yürekte taze bir heyecanla 
okunan öyküler. Jose Martinez zeki bir adamdı. Yavaş yavaş öykü ve 
tarihsel anlatımlarla insanların heyecan, merak ve hayal kurma duygularını 
gıcıklıyor, bir yandan da (papaz alışkanlığı ile) her öyküde bir anafikir 
bulunması, bir `sentez' oluşturulması çabası gösteriyordu. Tabii ki 
kendi düşüncelerinin doğrultusunda bir `sentez'di bu. 

Günler geçtikce öyküler kişisel olmaktan çıkıp toplumsal olmaya başladı. 
Artık öyküleri de kendisi yazıyordu. Bir yazdığı öyküde kendi safahatı için 
ağır vergi koyan bir krala karşı direnen bir köyün öyküsünü  anlatıyor, 
direnme (her nasılsa) diğer köylere yayılıyor sonra da köylüler ayaklanıp 
kralı alaşağı ediyorlar ve hatta `şeytan def etme' işlemine tabi tutuyorlar. 
Öykü bekleyeceğiniz üzere İncilden alınan cümlelerle süslenmişti. 

O sakin I Manuel Rodriguez adasında ufak ufak birşeyler olmaya başladı. 
İlk olay valinin duyurularının aşıldığı direkteki

`Pazar yerinde oluşacak belirli bir miktarın üzerindeki 
alışverişlerden yönetimin vergi payı alacağına dair'

duyurunun üzerine geceleyin hain ellerce manda pisliği bulaştırılması oldu. 
Bu adadaki ilk protesto eylemi idi. Adanın halim selim valisi ertesi gün 
yapılan yortu şenliğindeki konuşmasını fırsat bilip, adadaki huzurdan söz 
etti, herkesin kardeşçe yaşamasından, tanrısal kaderden söz etti. 
Adanın yeni papazı da herkesi kutsadı, bedava şarap dağıtıldı. Yenildi içildi. 

İkinci olay gemilere yük yüklenmesi ile ilgili çıktı. Yönetimin onayladığı yük 
taşıma tarifesini az bulan taşıyıcılar yüklemeleri yapmadılar. Yapmaya hazır 
olan daha fakir `grev kırıcılarını' da bir güzel dövdüler. Askerler olaya 
el koydu, elebaşılar derdest edip götürüldü. Tutuklandığında ırtına yaralı 
bir arkadaşı yüklenilip götürülen eylemcilerden birinin (pek de alışık 
olunmadığı üzere) geride kalan arkadaşlarına, bir tarihi kahraman edasıyla

``Tanrının oğlunu kendi kendilerine 
çarmıha geriyorlar.''

diye seslendiği duyuldu. 

Bu olayı irili ufaklı başka eylemler izledi. Yönetim --biraz geç de olsa-- 
birşeyler yapmak kararına vardı.  Vali Juan Goytisolo'nun yardımcısı 
Rey Creer valinin tersine radikal ve girişken bir karaktere sahipti. 
Ona kalsa `yasaklayacaktı'. Jose Martinez'in birşeyler basmasını, 
ada ahalisinin bunları okumasını yasaklayacaktı. Gerekçe de yüzyıllar 
boyu aynı kalmış olan gerekçe: Huzursuzluğa neden olmak... karışıklık 
çıkarmak... vs. Allahtan Juan Goytisolo bu kolay çözüm tuzağına 
düşmeyecek bilgelikte bir kişi idi. Basitçe `Olmaz' dedi. `Şiddet' yoluyla 
olmaz. `Git, yasaksız, şiddetsiz bir çözüm bul'. Rey, içinden `bunak ihtiyar!' 
diye söylendi. Ancak ortalıkta hep Juan Goytisimo'nun pek tekin olmadığına 
dair söylentiler dolaşır dururdu.  `Herhalde kraliyet ile olan kan bağından 
olsa gerek', diye düşündü. Ama çekinmeden de edemedi. `En iyisi 
istediğini yapmak!' Bütün bir gece boyunca düşündü, durdu. Hatta 
her zamanki gibi nişanlısının evine akşam yemeğine bile gitmedi. 
Bir adamını yolladı ve yorgunluğunu bahane etti, özürlerini iletti. 
Aklına türlü çeşitli yollar geliyordu, örneğin para ile Jose Martinez'i 
satın almaya çalışmak, kağıtlarını yakmak (yok, yok  bu olmazdı... 
şiddet kullanmayacaktı), kağıtların hepsini satın almak, benzer bir 
yayın çıkarmak, kilisede eski papazı yeni papaza eleştirtmek, hatta bunu 
açık bir forum halinde yapmak, hergün askeri birliğin erlerini traş 
olmaya yollamak --ki böylece Jose Martinez'in hiç boş zamanı 
kalmasın. Tüm bu fikirlerini kendisi çürütüyordu. Jose Martinez bir inanç 
adamıydı satın alınamazdı, bunu biliyordu, kağıtlarını da satacak kadar aptal 
değildi, yeni papaz ahmağın tekiydi, Jose Martinez onu yerden yere 
vururdu --yani forum fikri intihardan beterdi. Bu düşüncelerle sabahı etti. 
Sabah giyindi ilk iş olarak valinin yanına çıktı. Durumu dürüstçe anlattı. 
Aklına gelen fikirleri kendi eleştirileri ile birlikte ortaya koydu. 
Bitirince uzunca bir sessizlik oldu. Vali `öyle bir şey olmalı ki insanlar 
kendi istekleri ile vaz geçmeliler, hatta daha iyisi değer vermemeliler 
artık' dedi. Bu son cümle ile vali yardımcısı Rey Creer'in beyninde bir 
şimşek çaktı (hep de öyle olur değil mi?).
Takip eden günlerde yönetim duyurularının asıldığı yerde düzenli bir bilgi 
ve dikkat yarışması düzenleneceği duyurusu asıldı. Her hafta yüklüce bir 
miktar, ödül olarak verilecekti. Bu miktar bir adalının yaklaşık 6 aylık gelirine 
eşitti ve azımsanacak gibi değildi. İlk soru 1643 yılının Ocak ayında duyuru 
direğine asıldı:

  • Geçen yortu töreninde sayın vali kaç kadeh şarap içmişti?
Bunu diğerleri izledi:
  • Geçen hafta (2 Şubat 1643, Perşembe) günü ada 

  • açıklarından kaç adet  5 direkli gemi geçti?
  • Geçen yıl adamıza da gelen gezici eğlence gurubunun en 

  • genç kadın artistinin köpeğinin adı ne idi?
     
  • 1638 yılında adamızı ziyaret eden ülkemiz amiralinin 

  • isimlerinin baştan sayıldığında 6. sı neydi?
     
  • Adamızda kaç koyun var (geçen hafta bugün itibarı ile) ?
Tabii beklediğiniz şey oldu. Tüm adalı zamanını aval aval oraya buraya 
bakınmayla, otistikler gibi düğme, merdiven basamağı, varil saymayla, 
her türlü lüzumsuz bilgiyi ve gözlemi edinmeyle geçirmeye başladı. 
Sorular tabii ki çok günceldi! Hep de yahu ... tam da ... nasıl da unutmuşum, 
hay allah, falan dedirtiyordu. Meyhanelerde sorular, eski sorular, 
eski soruları bilenlerin nasıl bildikleri, bilenlerin ballandıra ballandıra 
anlattıkları, uç uça eklenen anılar, ve bir sürü  buna benzer boş konuşma 
kupa seslerine karışır oldu.   Jose Martinez mi? O inatla baskı makinesi 
ve incil yorumları ile uğraşmayı sürdürdü. `Delalet içindeki kavmin 
öyküsü'nü yazdı. 
Kimse berber koltuğunda artık ona kulak bile vermediğinden, ve insanlar 
kibarca, dağıttığı kağıtların üzerine acaba birşey basmadan verebilir mi? 
diye rica ettiklerinden (not almak için daha fazla yere ihtiyaç varmış), 
biraz küstü. Ama savaşçı ruhundan birşey kaybetmeden o günlerin de 
geçeceğine ve  insanların onun anladığı biçimde `hak yoluna' ereceklerine 
inanmaya devam etti. 1661 yılında, gözleri görmez oldu, artık okuyamıyor,
yazamıyordu.  1664 yılında öldü.

1994
Londra